Komik Sözler - aşk mektupları
aşk mektupları
aşk mektupları
aşk mektupları -------------------------------------------------------------------------------- 1-onun kolları, dokunuşları bir başkadır, elleri tüm ellerden farklı sözcükleri tüm sözcüklerden daha anlamlıdır, hayatın angaryalarının altında ezilirken yatağın diğer köşesindeki sıcaklığı ve güne beraber uyanmanın keyfiyle sözcükler tüm tazeliği ile dökülür dudaklardan, seni seviyorum, hayatımın anlamı, neşesi vs gibi aslında nice kez tekrarlanmış olduğundan dudakların bu sözcüklere uyum sağlama güçlüğü çekmeksizin uygun kıvrımları alıyor olmasına rağmen yinede tazedir...türk sanat, pop vs binlerce parçanın sözlerinde sitemle hani senin bilmemneyimdin allah belanı versin diye notaların arasında ezilen tümcelerin kurucuları unuturlar aslında kurulan cümle geleceğe bir gönderme yapmaktan aciz naçizane bir şimdiki zaman cümlesidir, zavallı seni seviyorum'a nedense bir geniş zaman muamelesi yapılır oysa tüm söylenenler gerçektir, söylenmiş olduğunda anın gerçekliğini anlatır zira gerçekten o sizin hayatınızın anlamı neşesi ve seni seviyorumun nesnesidir ama tüm diğer gerçekler gibi bu da değişir, fizik kanunlarından bahsetmediğimizden değişime kurban gider kurulmuş tüm vaad içeren tümceler ve bu tümcelerin nesneleri...içinizde bi buruklukla bu değişimi hisseder hisseder ve kalbinizin buruş buruş olmasına katlanırsız, belki insan katlandıkları kadar varolur, sonra tazeliğini yitirmiş tümcelerle başbaşa kalıp yeni birine önce kurmaya çekindiğiniz kokmuş cümlelerin peşinden sesinizin akıp gitmesini engellemek istersiniz boğazınız düğüm düğüm olur ama biri, işte o biri tüm cümleleri tekrar tazelendirir ve artık boğazınız düğümlenmeden yeniden kurulabilir olur o cümleler yine sadece onun için o olduğu içinmiş gibi...başka bir değişim tarihine kadar, havada ayrılık kokusunu alıncaya kadar... 2-kaldığımız yerden başladık yine.yine uykumuz kaçana kadar uyumuyoruz.evin, eskisi gibi dağınık...sen kendini toparladıkça "biz"de, o dağılıyor.nedense? ama bu defa içimiz yalınayak geçiyor içimizden. batacak birşey varsa,içimize batıveriyor doğrudan.içimizin dışını mı kaldırdık ne? bi de yaş ilerliyor diye mi bilmem,biz yavaşladık.yorulmuyoruz böyle olunca. tıkanmıyoruz...tertemiz olmak adına,yalan bir suyla yıkanmıyoruz.pissek sular akmıyor diye pisiz.mis gibi kokuyorsak, yakınız bir öpüşlük de ondan... sana uzandığımda,uzaklaşıyorum artık. kıpırdamasam içimdesin halbuki.anladım ki susarsak duyuyoruz... şimdi sen ekmek parası için yorulurken orada,ve ben ekmek parası için yorulmak adına pazartesi'yi beklerken,bir yandan da ayaklarını ovmak için akşamı iple çekiyorum...hele seni bana getirdiklerini de düşünürsem ayaklarının,ellerimi düşünemiyorum... "seni seviyorum" diyorlar ya insanlar birbirlerine,-ki ben de çok ağırladım bu iki kelimeyi-,yarından tezi yok,başka bir cümle bulmalı... ya da buna ne dersin? "taaa en başından beri,aşk adına kalemin ve kağıdın öpüştüğü her ilk an kadar taze,heyecanlı ve temiz,içimdesin..." çok uzun oldu değil mi? "seni seviyorum" 3-"...olmadığın ya da olduğun herhangi bir şey için değil; veya sahip olduğun hiçbirşey için... hayır, yapmadıkça beni deli eden hareketlerin, hayranı olduğum özelliklerin, tüm hüzünleri savuran gülüşün, her tomurcuğu donduran küsüşün için de değil... ıssız gecelerde derin uykumdan uyandırıp nöbet tutturan, yıldızsız gecelerde sana beni çağırtan özlem için de değil... zamana meydan okuyan çarpıntılar, olmuşluklarla yaşattırılan korkular için hiç değil... seni sadece "sen" olduğun için tüm "ben"liğimle seviyorum..." 4-"ertelenmiş bir ölüm haberine işaretti mevsimin geç gelişi. solmamıştı bunca zamana rağmen rüzgarla boğuşup duran yapraklar. 'neredeyse olacaktı'lara alışmış olmanın kaygısızlığında boğulan koca bir kasaba halkının yüreğindeki en büyük yağ parçasının aslında erimekte olduğunu farkedemedi kemoterapi sorumluları. fırtınaya yüz tutmuştu ufuk hatırlıyorum, derinliğini kaybettikçe üzerimize çöken gökyüzünü farkeder olmuştuk. koca bir yaz mevsimi, nerden baksan 2 ömür süren bir yaz mevsimi bitiyordu. 2 ömrü de beraberinde bitiriyordu. vakit geç oldukça, soğuk daha beter oldu, vakit geçtikçe, daha çok batar oldu ruhumuz bedene. hep gecikmişlik vardı ya hani her şeyimizde, hep bir umursamazlık, boşverme ve kabalık vardı ya, yine tezahur etmişti evet. geç gelişini hafife almıştı zihnimiz eylül'ün. topladığım tüm tohumları atıverdim korkuyla denize. arkama bile bakamıyordum kaçarken. aniden gelişinden kaçıyordum, plansızca... amansızca... beklemediğimiz bir anda gelir ölüm, beklemediğimiz bir şekilde. ben, kuzey yönünden gelen sert bir rüzgar değil, bedenime çarpan bir meltem olmanı istemiştim sadece. ben, gece yarılarında sancılarımla kıvranırken beni ameliyata alacak bir cerrah değil, ağrıyan yerime dokunup onu anlayacak biri olmanı istemiştim sadece. ben, bir yıldönümü akşamı bana kral sofrası hazırlayıp, arkasından da dünyanın en güzel hediyesiyle beni sevindirecek birisi olmanı değil, gözlerini 2 kez kırpıştırdığında, geçirilmiş 1 yılı 1000 yıl yapacak biri olmanı istemiştim. ben, hatırlayamayacağım kadar çok anıyı yaşayabileceğim birisi değil, beraberken içinde bulunduğum 3 anı ile ömür boyunca yetinebileceğim birisi olmanı istemiştim. hatalıymışım... bunca çok şey istemektense, kalmanı istemeliymişim. bir eylül gibi aniden girdin hayatıma, eylül gibi de kayboldun. senden önce, seni hayal eder, gelişini kurgulardım. seninleyken, gidişinden korktum, gidişini tasavvur etmeye çalıştım, gidişinin korkusuyla seni yaşamayı unuttum. şimdi sensizim, istememeyi öğrendim artık, beklememeyi ve hatta hayal etmemeyi. eylül gibi gelen ve zihnime yerleşen tüm beklentilerim, yine eylül gibi aniden kayboldular. belki hala buralardasındır, gitmemişsindir. ya da ne bileyim, belki ben hep yanlış görmüş, yanlış bilmişimdir seni ve aşırı beklentilerimle seni gereksizce yargılıyor ve sorumluluk altında bırakıyorumdur. bilmiyorum, belki bilmek de istemiyorum. içinde olduğum ana dair tek bir bilgi var zihnimde, o da 15 dakika içinde kalkıp işe gitmen gerektiğidir. hadi bebeğim, uyan artık... uyan..." 5-"kızıla kaçan bir kadifeye sarılıp ağlamaktan bahsediyorum hep, mavi belki de. üzerindeki kokusuyla benzerlerinden ayrılan bir kadife. buram buram sen kookan, buram buram tutkuyla bezeli bir kadife. her dokunuşumda parmaklarımı kamaştıran, beni titreten bir kadifeye sarılmak ve ağlamak. parlak kent ışıklarından kaçarak yerleştiğim dağ başındaki evimin camından başımı uzatıp kızıllaşan gökyüzünü görünce, dokunamadığımı, ulaşamadığımı hatırlayıp kaçmaktı aklıma ilk gelen. bunca impulsivitenin, bunca ajitasyonun sebebi; dışavurumda yaşadığım sorunlar ya da algı bozukluklarından muzdarip oluşum değil tabi ki. tekilliğin acı veren soğukluğu ve tek kalış korkusu. tekilliğe kendimle değil seninle ulaşmak istedim hep. eject tuşuna basmanı bekliyorum" 6-"kavram kargaşasının ortasında çığlık çığlığa tüm kelimelerin yerlerini bulmaya çalışıyorum. karıştırdığım çekmecelerde bulduklarım, bildiklerimden farklı değil. aradığım parlaklığa ve özgünlüğe ulaşamıyorum. tanımlamak için karmaşık cümleler gerektiren hisler yaşıyor olmanın en kötü yanı, aktarmak gerektiğinde ifade edememek sanırım. kemirdiğim tırnaklarım, dökülen saçlarım, afak gözlerim bir şeyler ifade edebilecekse bahsedeyim. kabus¢ne hayallerim, aljezik tenim ve kırıntılara ayrışmış düşüncelerim, cam kırıkları ile süslü avuçlarım yeterli olacaksa anlatayım. ya da eğer susmam yeterli olacaksa susayım. tek bir şartım var; ben susunca sen boz suskunluğunu" 7-"bana tekrar sevmeyi öğrettin sen. yeniden biz dedirtebildin sevgilim. ve güvenin eşsiz tadını yaşattın sonsuz bir diyete hapsolmuşken yüreğim. yokluğunda bile varolan seni hapsettin de çelikten ördüğüm duvarlarımın içine; verdiğim nice savaşlarda tüketemedim, istesem de* yitiremedim. hep elin oldu üşümüşken ısıtan elimi, oradan da ta yüreğimin buz kesmişliğini. aska aşık bu insanı, aşkı hafif gören birine çevirdin, sevmekle baslar hersey dedirten artık... her türlüsünü içinde besleyen öyle bir sevgi hapsettin ki içime, artık bu 2 kelimelik söz bile hafif kalıyor hissettiklerimi anlatmaya.Seni seviyorum. 1-"eziliyorum günden güne. kaldırım taşlarının kenarlarına basmamaya bile başladım. duvarlara elimi sürerek dolaşıp, günde 38 kez ellerimi yıkıyorum. çorbayı pipetle içip pilavı çucukla yiyorum. saçlarımı kazıtıp sobada yaktım. en büyük ortak bölenimin arkasından ağlamaktan harabiyet katsayımı yükselttim. kalan pilav taneciklerinden tavşan yapıp tabaklara, camdan fırlatıyorum seni alıp götüren otoyola doğru. çoraklaşan dudaklarımdaki çatlaklar, kliplerde görüp dalga geçtiğimiz sahneleri hatırlatır oldu. aynaları kaldırttım hizmetçiye, alnımdaki yazıya artık katlanamadığım için evet. avuçlarıma kazıdığım yazıyı hatırla bebeğim. ah, ama dur... sen o yazıyı görmedin hiç, giderken el bile sallayamamıştım ardından. zaten yaralar da iyileşti artık. akşamları eve dönünce duvardaki resmine bakıyorum, gözlerini belki bana çevirirsin diye. ben önünde diz çöktükçe sen daha çok sırtını dönüyorsun. ben yalvardıkça bir adım daha ileri gidiyorsun. kır şu çerçeveyi artık, parlamayan camdan elini bir kereliğine uzat, sonrasında camın arkasında kalmaya dahi razıyım ömrüm boyunca. kır artık, daha fazla tutamıyotum bu ipi" 2-"kaç bilinmeyenli olduğu bile bilinmeyen bir denklemdin benim için; çözmeye çalışmaktan korktuğum...sen sihirli sözcüklerin arkasına sığındın, ben kendi yüreğimin gerçeklerine. dudaklarının kanını tatmışken, artık hangi şaraptan zevk almamı bekliyorsun ki? sadece senin öykülerini dinlemişken, bundan sonra hangi masala inanmamı bekliyorsun? senin sesin çıkarmışken beni bu kahrolası boşluktan, başka hangi sesi duymamı bekliyorsun? gittiğinden beri, bir boşlukta kendi kanımı içip bizim masalımızı dinliyorum sevgilim. uyanıp yastığımın üzerinde bulduğum "akşama canım makarna istiyor, bir de seni!" notuna bakıyorum saatlerce. odamın duvarlarına bıraktığın el izlerinin üzerine dokunuyorum...dayanamıyorum! çözmek istiyorum artık bu denklemi!" 3-"kollarım açık, gözlerim kapalı ve çarmıhtaki isa pozisyonunda dönüyorum boşlukta. ellerim sesine çarpıyor ben döndükçe. karanlığı hissediyorum kapalı gözlerimle dahi. çırılçıplağım, üşüyorum, her yerimden ise soğuk terler süzülüyor. hıçkırıklarımın boğazıma kadar gelip geri kaçışını saymaya çalıştım ama olmadı. avuçlarımda bir esinti var son sigaradan beri. kanat sesleri çalınıyor kulağıma, çok uzakta değil aslında. güvercin kokulu bir meleğin yaklaştığını hissediyorum. ayak tırnaklarım dökülmek üzere, ve acısı burnumu sızlatıyor. hızlanmaya başladı dönüşüm, kontrol edemiyor ve korkuyorum. ben döndükçe içimdeki sen hareketleniyor. tekmelerini hissediyorum karın duvarımda. sabırsızlandığının farkındayım bebeğim. uğultunun arasında kayboluyor meleğin kanat sesi. nefes almak için uğraştım günlerdir. ama hala nefes alamıyorum. hayata dair hatırladığım en son şey, ...nasıl olur? hatırlayamıyorum hiç bir şey. anılarımı canlandırmaya çalıştıkça karşımda tek bir görüntü var. sırtı bana dönük kanatlarını çırpan bir...melek. bana döndüğünde beyaz gözleri ile beni korkutan melek bu. yüzünde sen varsın. dur bir dakika, gözlerim açılıyor...yakıcı ışık...beyaz...kör edici beyaz...güvercin kokusu...ve sen karşımdasın. peki o zaman içimdeki kim?" 4-"kolu bacağı kopuk oyuncak ayıcıklar gibiyim. dikişlerimden pamuklar sarkıyor. kömür karası gözlerimdeki tırnak izleriyle umutsuzca pencereden dışarı bakar vaziyette unutuldum kaldım odanın ortasında. üzerimde tırnak temizliği yapan kediciğin sütüne düşürdüğüm kıllar yüzünden yediğim dayakları unutamam. gerçek göründüğünden daha gerçek olabiliyormuş meğer. pençe yemek, sadece yaşayanın anlayabileceği bir şeymiş meğer. kapı önü sohbetlerimizle birbirimizden ayrılma vakitlerinde gözüme kaçan 'bişey'leri çıkarıyorum ben artık pençelerimle. baş parmağımın jiletli tırnağını sona saklıyorum bebeğim. hani 'in case of emergency' hadisesi vardır bilirsin. bu da öyle bir şey. gelmemen durumu için saklanmış bir çözüm. yokluğun için bir çözüm. düşüncelerin ve biriken acının ağırlığından kurtulmak için yegane güvencem. işkenceye devam etmemen için yapabileceğim bir şeylerden bahsetmeni istiyorum. varlığına kavuşabilmek için elimden gelebilecek bir şeyler öner artık bana. yalnızlıkla değil sıcaklıkla anımsamak istiyorum seni" 5-"tırnakları ve saçı eskisi gibi kalmış sadece dediler. kıvrılmış kolun kanadın, ana rahmi sanıyormuşsun yerini. saçların hala uzuyormuş. her sabah uyandırırken öpmeye başlayıp gün boyu temasımı korumak için çabaladığım dudaklarının kanı çekilmiş dediler. omuzların düşmüş, kolların çelimsizleşmiş. zeytin kadar göbek deliğin kaybolmuş. göz çukurların iyice belirgin olmuş diyorlar. yanakların iyice çökmüş. gözyaşının süzüldüğü çizgilerin düzleşmiş dediler. avuçlarına toprak dolmuş dediler. bağrında taş duruyor dediler. 'bensizlikten taş basmıştır' dedim. en sevdiğin şarkıyla kıpırdanmıyormuşsun hınzır hınzır. gözlerinin içi de gülmüyormuş eskisi gibi. dokunmaya kıyamadığım bedeninin rengi değişmiş dediler. inanmayacağımı söyledikçe hep anlattılar. dayanamadım ben geldim bak yanına. onca yolu teptim geldim, kalksana yerinden. hala aynı olduğunu söylesene, gözlerime baksana, yanağıma dokunsana. saçlarını savurup omzundan aşağı salsana... ağlasana... ben gibi olup ağlasana. 3 kurşuna mı yenik düştün? kalksana, hadi. kalksana hadi, daha fazla ağlatma beni. nefes alsana, hıçkırsana. sinirlen bana, bırakıp gittim diye vur bana. küfret, telefonları çarptığım gibi suratıma çarp her şeyi. kalk hadi. yerine ben yatayım, yeter ki kalk" 6-"duvarlara kazıdığım gözlerine bakamıyorum artık. silinmiyorlar ki üstelik, tırnaklarımla kazdığım sıvaya kanımla renk vermiştim. parlak gün ışığı zindana düşerken, ilk belirginleşen duvardaki gözlerin oluyor her sabah. sonra parmaklıkları görüyorum. ranzanın üst yatağının suntası parlamaya başlıyor en son. çarşaflardan yükselen naftalin kokusu burnumu kırarken senden kalan son eşyayı, sümüklü mendilini koklayıp huzur buluyorum. senden nefret ettiğimi haykırıyorum koğuşa her sabah. har sabah kafamı duvarlara vurarak ağlıyor, başımı kanatıp gözlerinin resmini ortadan kaybetmeye çalışıyorum, ama öldüğünden beri kanım çekik, kansızım, silemiyorum gözlerini. bir de baş parmağının tırnağını saklıyorum cebimde. sökerken en çok bağırdığın tırnağı. dilini kesmeme sebep olan tırnağı. öpüp başucuma kouyor yatarken, sabahları da tekrar cebime atıyorum. çok özledim seni bir tanem. ikimiz birlikte ölecektik sessiz kalabilseydin. bunca acı çekmeyecektik. bunca ayrı kalmayacaktık. şimdi yalvarsam da yanına göndermiyorlar beni. ecelimi beklemek zorundaymışım